Çocuklar Şıp Diye Ölür

24.03.2015
A+
A-

Her gece olduğu gibi bu gece de annemi bekliyorum camda. Canım annem, o kadar yorgun geliyor ki eve ona hiç kıyamıyorum. Elinden her şeyi uçarak almak, saçlarını taramak, geceliğini giydirip, yatağına ben yatırmak istiyorum onu. Aynen onun bana yaptığı gibi. Aynen onun bana kıyamadığı gibi.

Öyle kıyamaz ki annem bana “aç ağzını dişini ben fırçalayayım, sen sadece tükür” der sabahın bir köründe beni uyandırdığında. Uyandırmak da nasıl uyandırmak. Gıdılarımdan öperek kaldırır annem beni. Sırtımı kaşır. Saçlarımı sever. Bacaklarımı mıncıklar. Hatta öyle bir mıncıklar ki ben gıdıklanıp gülmeye başlar; güne uyanmadan, mutluluğa uyanırım her sabah. Örmeden önce yasemin kokuları sıkar saçlarıma. “Ne gerek var anneciğim; kim koklayacak beni?” derim; yumuşacık gülümser bana “Birinin koklaması için değil bebeğim, her daim koklanmaya doyulmaz bir güzellikte olduğu hatırla diye” der.

Canım annem, nasıl da burnumda tüttün şimdi. Hava da iyice soğudu. Fırtına çıkacak gibi, gökyüzü ha döktü ha dökecek. Şu an saat kaç acaba?

Öldüğüm hafta saatleri öğreniyorduk tam, ben tabii konunun yarısında öldüğüm için yarım kaldı. Onikiyi geçince, yine birlerden mi başlıyorduk? Yani şu an saat ikiyi üçe yetiştirmeye çalışıyor galiba. Öğretmenim böyle benzetmeler yapar hep.

Çok ciddi bir kadındır benim öğretmenim, ama ben yüreğini anlarım. Yumuşacık, pofuduk yastık bir kalbi vardır öğretmenimin. Memeleri kocaman ya, kalbi o pofuduk memelerin arasında, pofuduk pofuduk oturuyor gibi gelir bana. “Kelimeleri tekrar etme evladım, bir sürü yeni kelime öğretiyorum size, farklı farklı kelimelerle kur cümleni” derdi şimdi beni duysa.

Ama sesim duyulmuyor galiba. Ben onu dün anladım. Bizim kapıcı Ahmet’in yanına gittim, “dış kapıyı açsana Ahmet abi, bak Duman giremiyor içeri” dedim. Oralı bile olmadı. Yürüdü gitti yanımdan. Ama Duman beni duydu, hatta beni gördü. Bana bakıp miyavladı. Ahmet abinin derdi başında, bu hayvan nereye bakıyor demedi. Hayatın detayları çocuklar içindir. Büyükler kaçırır bunları çoğu zaman.

Sonuçta ölmüş olsam da ben halâ bir çocuğum. Çocuklar ölünce de çocuk kalıyor biliyor musunuz? Halbuki genç kız halimi ben de çok merak ediyordum. Anneme “ben büyümek istemiyorum anne” diye şakacıktan derdim aslında. Onunla oyun oynamak için. Ama annem o oyunu hiç sevmez; hemen dolaplara, kapılara vurur. “Ay Allah’ım korusun Sena, nasıl konuşuyorsun anneciğim öyle?!” diye basbas bağırır bana.

Annem bağırdı mı, kalbim çok kırılır benim. İçimde fırtınalar kopar. Hemen dudaklarım titrer. Gözbebeklerim dolu dolu olur. Elâ gözlerim daha da sararır. Annem bunu gördü mü kaptığı gibi kalbine bastırır beni. Annemin memeleri küçüktür, öğretmenim gibi pofuduk değil. O yüzden kemikleri kafama batar, alnım acır. Ama ses etmem. Annemin kemikli göğsü bir kokar ki başım döner. Anne kokusunun yerini bir şey tutar mı ki, tutmaz. Başım böyle bir hoş olur, içim salıncakta sallanır gibi titrer hafiften annem beni öyle bağrına bastı mı.

Üç gecedir annemin yanında yatıyorum. Kokusunu duya duya. İlişiyorum iyice dibine kadar. Çok ağlıyor annem bu aralar. Sarsıntıdan yatağında uyuyamıyorum, o derece. Sarıldığımı da anlamıyor ya, ona üzülüyorum. Halbuki kollarım ağrıyana dek annemi sarıyorum geceleri. Benim babam yok, hiç olmadı; o yüzden ben bebeklikten annemle yatmaya alışmışım herhalde. Şimdi deseler git başka yerde uyu, ben uyuyamıyorum. Çocuklar ölse de anneleriyle yatmayı bırakmaz.

Yanında yatmadığımda annem kalkıp kalkıp yanıma gelir geceleri, üzerimi örter, ağlıyor muyum diye bakar. Bir de suyumu verir. Ben geceleri çok susarım. Hep ağlayınca insanın boğazı kurur ya, ondan işte. Ben durup durup içli içli ağlayan kız çocuklarından biriyim. Niye böyleyim ben de tam bilemiyorum. Belki tüm kızlar böyledir.

Çünkü birlikte olduklarında yanlarına yatırmaz beni annem. “Baban değil ki aşkım, nasıl yanımıza alalım seni” der, Osman amcayla aralarına yatmak istesem. “Ama Osman amca hep geliyor benim yanıma” diyemem anneme. Sonuçta babam değil ya “niye gelsin ki, atma” der belki diye, demem.

Annem bana yalancıymışım gibi davransa çok üzülürüm çünkü. Gözüme şüpheyle baktığında, keşke deprem olsa ev yıkılsa, derim içimden. Hayatta bir tek annem var benim. Onun da bana inanması lâzım. İnanmazsa çok yalnız kalırım.

Osman amca da yanıma gelince, baba gibi davranmazdı zaten. Gerçi babalar nasıl davranıyor ki acaba çocuklarına? Benimki de lâf işte. Babam olmadığı için bir bilgim de yok aslında. Sınıf arkadaşlarımdan gördüm ben, babalar nasıl oluyor. Ama iyi oluyor diye gördüm. Öpüyorlar kızlarını sınıfa yollarken. Cebine bozuk para koyuyorlar. Osman amca da annemin yanında çok iyi davranıyor bana. Oyuncak alıyor, bebek alıyor. Gece de bakmaya geliyor. “Bebeklerine bakmaya geldim, iyiler mi; ama önce kukunu göster” diyor bazı geceler. Çok saçma, niye merak ediyor ki. Öğretmenimiz tuvalete yalnız girin, diye öğretti bize. Kızlar kızlara bakmayacak, oğlanlar oğlanlara. Gerisini zaten uyarmıyorum bile, diye de sert sesle söyler. Ben öğretmenime sormadım tabii. Kızlara göstermiyorum, oğlanlara göstermiyorum, bir tek Osman amcam merak ediyor, demedim. Kızar belki. Kurallara uymadın, der.

Bir annem, bir de öğretmenim kızsa çok üzülüyorum bu hayatta. O yüzden onlara yalan söylemem ama kızacaklarını düşündüğüm bir konu varsa da bilgi vermem. Susarım. Ben aslında çok susarım. Annem susar, ben susarım. Evde en çok Osman amca konuşur, bir de spor spikerleri.

Aslında diğer çocukların hayatında anneannesi var, babannesi var. Bak keşke benim de olsa. Koca memeli kadınlar çocuklara iyi gelir. Hamur kızartır, örgü öğretir, kestane pişirir.

Babam yok ya, o olmayınca onun ailesi de yok. O yüzden babannem yok, dedem yok, halam yok, amcam yok. Hatta Ayşe bana “piç” dedi. Buncası olmayana, piç, denir dedi. Anlamadım. Gittim anneme sordum. O anladı. Herhalde kötü bir şeymiş. “O piç değil de; mutlu mu?” dedi. Sonra gitti balkonda sigara yaktı, ağladı. Annem bir şeye üzgünse, balkona gider, sigara yakar, ağlar.

“PİÇ” ne komik kelime! Ben üzülecek bişeyini görmedim. Bana komik geliyor. Ama annem yasak koydu, “piç” demek bizim evde yasak.

Zaten şimdi ne desem annem duymuyor. Aynı kapıcı Ahmet. Yanımdan geçiyor gidiyor. Evde yemiyor, içmiyor, çiş yapmıyor, hep ağlıyor. Ben de üzülüyorum öyle olunca. Annem ağlamasın diye maskaralık yapıyorum. Bilmiyorum komik mi olmuyor, onları hep görmezden geliyor.

İşte bak geldiler! Oh be sonunda! Yağmur da başladı, gök gürülder diye korkacaktım az daha.

Bu Osman amcamın arabası. Beni de bu arabayla götürmüştü çiftliğe. Koyunlara bakacağız, kuzulara bakacağız, atların yavrusuna bakacağız demişti. Ama her zamanki gibi kuralına da koymuştu: Önce kukunu göster.

Onun arabasıyla gezmek zevkliydi. Böyle küt diye kapanırdı, kapıları ağırdı. Koltukları da yaylanırdı oturunca. Bana havalı gelirdi. Bir de bazen bana elma şekeri alırdı. Oraya buraya değmesin diye kırk kere uyarırdı. Ellerim ağzım yapış yapış olunca da “ver ben yalayayım, boşa gitmesin” derdi. İyi adam aslında Osman amca. Kendi çocuğu gibi bakar bana işte. Elma şekerini sadece kendi çocuğuna alırsın çünkü.

Bir tek son gece çok üzüldüm. Biraz canımı acıttı. Ağladım “sus” diye bağırdı. Ben korkup iyice ağlamaya başlayınca da, panik mi yaptı nedir iyice bağırmaya başladı. Kâhya Süleyman amca yok, karısı Hamdiye teyze yok. Ben ağlıyorum, Osman amca ağlıyor koca çiftlikte. Canım da yanınca, hiç geçmez benim. Bir defa yandı mı, acır da acır. O yüzden ağladım zaten. Acımasa ağlamam ki. Osman amcayı üzmem ki. Kafasını duvarlara vurmaya başladı “Ben ne yaptım sana, tutamadım kendimi, ne yaptım sana, Allah cezamı versin, ben ne yaptım sana”. Koca adam kendini oradan buraya atıyor, duvarlara vuruyor. Komikti aslında. Ama gülemedim. Canım çok yanıyordu.

“Üzülme Osman amca geçer şimdi, acımaz birazdan” dedim. Ben öyle deyince bir anda durdu. Sanki gözlerini büyülemişti biri, filmlerdeki gibi. Boş boş bakmaya başladı. Ellerini uzattı. Elimi tuttu. Elbisemden elime kan bulaşmıştı, üstüme sildim, bu sefer elimden elbiseme kan bulaştı. Ayağa kalktım, yürümeye başladık. Bahçeden geçtik arka tarafa. Ayaklarım da çıplak ya, üşüdüm biraz. Annem görse kızardı, çıplak ayak dolaştırmaz beni anmem.

Ağıldan koyunların sesleri geliyordu, çok tatlıydı. Baykuşlar ötüyordu bazen, o biraz korkunçtu. Osman amca beni kucağına aldı. Susuyordu. O yüzden soramadım “N’apıyorsun?” Elleri titriyordu, dizleri titriyordu. Dizlerini gözlerimle gördüm tir tir tir. Sonra beni sımsıkı sardı, öptü yanağımdan ve kuyuya fırlattı. Düştüm mü, uçtum mu ne oldum bilmiyorum. Bir uyandım annemin evindeyim. Ölüm bu kadar kolaysa niye korkuyor ki büyükler ölmekten. Ben çocuğum diye mi bana bu kadar çabuk geldi. Bir baktım Osman amcanın kucağındayım, bir baktım ölmüşüm. Bu kadar şıp diye öldüm ben.

Annem evde deliye dönmüştü. Ağlıyordu. Nuray abla da yanındaydı. O da ağlıyordu. Osman amca içeri girdi. “Yok canım görmedim ben Sena’yı, migren başıma vurdu, yatıyorum ben; haydi iyi haberlerle inşallah” dedi. Annem anlamadı. Sanki her gece gelmiyorum ben eve. Sadece bir keresinde Oyalarda kalmıştım. Onda da gece hep yatağımda ağlamıştım da tövbe etmiştim annemin yanından ayrılmam diye. Osman amcanın kustuğunu duydular sonra. Ama ne annem, ne Nuray abla gitti kapıya. Şimdi ben yokum diye üzgünlerdi, kafaları kazan gibiydi. Çok komik bir laf. Kafa nasıl kazan olur yahu. Olsa olsa tencere olur, kazan çok büyük.

Geldiler de niye inmiyorlar arabadan acaba? Yağmur da iyice bastırdı. Kediler sığınaklı yerlere kaçıştılar. Ben de ürperdim birden. Ha bak Osman amca iniyor galiba.Evet çıktı arabadan, hışımla kapattı kapıyı. Sinirli galiba. Beşiktaş yenilmiş bugün herhalde. Annem bağırıyor mu içeride? Annem hep sessizdir benim, neden bağırıyor ki? Hey ne yapıyorsun Osman amca?? Annemin canı acıyacak.

Fırlattı annemi sokağa. “Bir daha ağzına alma bu manyak manyak lafları, özür dileyene kadar gelmeyeceğim ben. Git piçini kaçıran babasına sor. Yıllardır yüksünüz ulan üstümde.”

Kapıyı çarptı, bastığı gibi gitti Osman amca. Annem kalakaldı yerde öylece.

Bir araba çıktı sokağın başından, sarhoştu kullanan. Araba savruluyordu bir oraya, bir buraya.

Annem yerdeydi, görmüyordu arabayı.

Bağırdım, çok bağırdım; duymadı annem.

Çekilmedi. Çekilemedi.

Araba ezdi geçti annemi. Gözlerimin önünde bir torba gibi ezildi, büküldü annem. Deliler gibi bağırdım duymadı kimse. Ne annem ne komşular.

Bilmiyorum ne kadar zaman geçti, ben ağlarken bağırırken; annem bir an kımıldadı sanki.

Delirdim mutluluktan, çığlık attım. Çığlıklar attım.

Annem doğruldu; kendine baktı.

Kafasını kaldırdı eve baktı.

Ve beni gördü.

Mutlulukla gülümsedi bana “Bebeğim sen ne zaman geldin eve?”

Elif Karakışla
Elif Karakışla
Elif Karakışla, dendiği zaman akla ilk gelen kelimeler hangileridir, çok merak etmişimdir. Bana sorsanız arkamdan merhametli, çalışkan, başarılı denmesini isteyebilirim.Hayatımı da bu doğrultuda şekillendirmeye devam ediyorum.
YAZARA AİT TÜM YAZILAR
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.