Dubayı Bırakma!

16.04.2009
A+
A-

Geçtiğimiz gün Kilyos’a, bizim üniversitenin plajına gittik.

(İşte itiraf ediyorum, kendi işini kurmanın en güzel taraflarından biri bu; haftaiçi şehirdışına çıkmak zahmetine katlanmaksızın, şahane bir plajı kapatmışçasına özgür ve ferah, kendini iyotun ve gökyüzünün şifalı ellerine bırakabiliyor insan. Ama hemen de heveslendirmiş olmayayım; zor tarafları da pek çok, plaj hadisesi işin kaymağı sadece! Üstelik yaz sadece 4 mevsimden, 1 tanesi!)

Kilyos’u birçoğunuz bilirsiniz; çok sığ bir deniz. Git git hâlâ suyun dizde kaldığı cinsten. Ve bu sığlığına tezatmışçasına; deli dolu, çılgın dalgalarla sığlığını kapatmaya çalışan bir deniz.

Benim de canımın sıkkın olduğu bir gün…
Daralmışım,
Bunalmışım,
Kaçasım hatta mümkünse kısa süreli boğulasım gelmiş..
Kendimi attım Kilyos’un berrak sularına “canım iyot, hakiki dostum, hadi iyi et beni” diyerek.

Gözümde denizgözlüğü, kulağımda tıkaç, burnumda da sıkaç (uygun adı hatırlayamadım, herneyse!) var.
Sırtüstü yattım serin sulara; tek muhatabım masmavi gökyüzü ve telaşla biryerlere yetişmeye çalışan küme küme bulutlar..

Ben sırtüstü seyrederken rotasında hem düşüncelerimin, hem yolumun; bir anda kolum çarptı dubalara.
Dubaların halatını tuttum sıkıca ve Kilyos’un yerinde duramayan, dalgalanan, coşan sularında bir aşağı bir yukarı salınmaya başladım.

İnsan sırtüstü yatınca, anlamıyor tabii suyun derinliğini, sığlığını. Ayakların bir defa yerden havalandı mı; okyanus da bir, gölet de..

Gözümdeki, kulağımdaki, burnumdaki yardımcılarla suya karşı çok savunmalıyım ya; iyice transa geçmişim gökyüzü ile. Dertlerim sıkıntılarım da aklımda; anlatıyorum bulutlara, ya çaresini bulsunlar ya da kovsunlar hepsini diye.
Önceleri tatlı tatlı geldi, bu inişler çıkışlar. Belli bir ritmi de yakaladım mı, hani neredeyse uyutacak bir beşik sanki.

Derken dalgalar hızlandı, azdı, kudurdu başladı beni savurmaya delice.

Sıkı sıkı tutmuşum halatı, bırakmak istemiyorum sanki dalga alıp götürecek beni lacivert derinliklere. Ellerim iyice kenetlenmiş dubaya, gelen dalganın sesini duydukça daha da sımsıkı yapışıyorum dalga beni fırlatmasın diye. Dalganın sesi yaklaştıkça kalbimin atışları hızlanıyor, nefes alıp verişimin ritmi değişiyor sanki. Besbelli korkuyorum darbe yemekten. Sonra dalga geliyor, geliyor, yaklaşıyor, güm diye patlıyor üzerimde; hani şöyle bir savuracak gibi yapıyor beni ama nafile! Ellerim yapışmış ya halata; deli dalga, üzerimden yalayıp geçiyor beni, biraz sarsmanın dışında hiçbir yerime birşeycik yapmadan.

İşte o an yanıyor ampul bende!

Hayatta karşımıza çıkan tüm dertlerde, sıkıntılarda, üzüntülerde, kahırlarda; mutlaka sıkı sıkı sarılmalıyız biz de dubalarımıza.

Bizi yıkıp geçmeye niyetli dalga ne kadar büyük olursa olsun, mutlaka dubanın bizi suyüzünde tutacağına olan inancımızı yitirmemeliyiz.

Çoğu zaman çok derin sandığımız dertlerin, aslında çok sığ sularda cereyan ettiğini farketmeliyiz bir an önce.
Bunun için de sık sık ayaklarımız yere basmalı; ara ara durum değerlendirmesi yapmalıyız aklımız, ruhumuz erdiğince.

Ve işin özü; hayatta hep dubalarımız olmalı bizi boğulmaktan kurtaracak.
Bir kol mesafesinde olmalılar bize uzandığımızda tutunabileceğimiz.
Her mevsimde, her koşulda güvenebileceğimiz.
Onları keşfetmeli, (Hadi şimdi düşünün ve keşfedin: sizin dubanız kim?) sıkı sıkı sarmalı, değerlerini bilmeliyiz gönlümüz beynimiz yettiğince.

İşte o zaman açıl açılabildiğin kadar çok çeşitli denizlerde!

Bilmelisin ki seni boğmayacak dalga, güçlendirecektir her zaman.
Yeter ki bir duban olsun kol mesafesinde!

Herkese sütliman bir hafta diliyor, kocaman öpüyorum gözlerinizden

Sevgilerimle,
Elif KARAKIŞLA

Elif Karakışla
Elif Karakışla
Elif Karakışla, dendiği zaman akla ilk gelen kelimeler hangileridir, çok merak etmişimdir. Bana sorsanız arkamdan merhametli, çalışkan, başarılı denmesini isteyebilirim.Hayatımı da bu doğrultuda şekillendirmeye devam ediyorum.
YAZARA AİT TÜM YAZILAR
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.