Ruhumu geri aldım ödünç verdiğim kariyerimden

17.05.2008
A+
A-

Her birimiz şartlanmışız; üniversiteleri bitirmeli ve mutlaka bizi kartvizit sahibi yapacak bir işe girmeliyiz. Zira kartvizitsiz olanlar adam sayılmıyor günümüzde. Mümkünse herkesin bir e-maili ve masa telefonu olmalı. Ayın birinde imzalanacak bir bordromuz varsa, rahat koyuyoruz başımızı yastığa. Bol taksitli günümüzde her ay gelen taksitler net maaşımızla da denkleşti mi; tamam artık, bizden mutlusu yok! Biz huzurlu bir kariyer insanı oluvermişiz hayal ettiğimiz gibi..

Bakmayın böyle dalga geçtiğime. Ben de böyleydim. Daha Boğaziçi’nden mezun bile olmamışken başladı iş görüşmeleri. O şirketten bu şirkete koşuyor, kendimi mülâkat yapan nice yöneticiye beğendirmek için hanım hanımcık cevaplar veriyordum, çoğu zaman içimden dalga geçmek ve anında o odayı terk etmek gelen sorularına. Zira benim de hayalim bir kariyer kadını olmaktı!

Babasının işlerine devam eden arkadaşlarımı, içten içe kınıyordum. “Herkes önce birey olmalı, kendi ayakları üzerinde ispatlamalı kendini” diye ahkâm kesiyordum. Bana göre bunu ispatlamanın tek yolu, takriben 1,000 kişilik kurumsal bir şirkette her sene terfi etmekti. Bu terfiler için beynimi, bedenimi, özel hayatımı ve ruhumu kiraladığımın farkında değildim o yıllarda. (zaten bunu anlamak da bir 10 yılımı aldı!)

Derken geçen sene bir gün, bir haftasonu kızımla Kapalıçarşı’ya gitmeye karar verdim. “Bugün basit bir gün olsun ve araba kullanmayayım” dedim, vapura bindik. Allah’ım o nasıl güzel bir havaydı! Kızım nasıl da, martılar attığı simitleri yedikçe, çığlıklar atıyordu. Fonda çingene çocukları gayet arabesk bir şarkı çalıyordu klarnetle, yanık yanık.

Ben o ânı çok sevdim.

O ânı dondurmak falan istedim.

Çünkü vapurla Kızkulesi’nin önünden geçmeyeli tam 9 yıl olmuştu. Ha elbette iş eş dost yemekleri için yatlarda buranın önünden geçiyordum. Ama hiçbir iş yemeği o an yaşadığım mutluluğun köşesinden bile geçmemişti. Basit bir mutluluktu o an. Sadeydi. Aynı Can Yücel’in anlattığı sakız ağaçları gibi sade. Acaba şöyle denize karşı oturup, şiir okumayalı kaç sene olmuştu?

Gözlerimi kapadım ve beynimden cümleler hızlı hızlı geçmeye başladı:
Hayat, sade olduğunda daha basit; basit olduğunda mutlu olmak daha kolaydı.
Hayat, canın o an nerede olmak istiyorsa, orada olabildiğinde güzeldi.

İstanbul, Kızkulesi’nin yanından bir başka güzel gözüküyordu ve bunu sık sık görmek gerekti.
Kızım hızla büyüyordu ve 30 sene sonra dönüp baktığımızda hatırlayacağımız sadece böyle anlardı; bunlardan daha çok biriktirmek gerekiyordu.

Yarın ölmeyeceğimizin garantisi yoktu.
Daha çok okumak, daha çok yazmak gerekiyordu.
İnsanı insan yapan bunlardı ve bunların hiçbirini yapamıyordum.

Ve “tamam Elif” dedim! “Bu iş burada biter! Bu Pazartesi bırakacaksın kartvizitini, ruhunu hayatını ödünç verdiğin şirketten geri alacaksın”

Ve aynen öyle yaptım! Gittim, istifa ettim! Sonra da bir güzel kendi işimi kurdum!

Şimdi ruhumla gezip tozuyoruz sık sık… Artık ayrı yaşamıyoruz, sürekli beraberiz. Birbirimizi çok özlemişiz, hasret gideriyoruz!

Sık sık şiir okuyorum. Kızım için ayrı, kendim için ayrı günlükler tutuyorum. Hayatımı kayıt altına alıyorum yani. 60 yaşına kadar çıkarsam, okuması çok keyifli olacak…

Allah korusun ama kızım hastalanırsa kendim bakacağım.. Kariyer koltuğumda ateşi hakkında bilgi alırken kurdeşen dökmeyeceğim artık…

Dün sümbüller aldım soğan soğan onları diktim bir bir.. Bir kaç tanesini ofisime de getirdim. Burası güneş almayan plazalardan değil, artık odamda çiçek yetiştirebileceğim…

Sivil toplum kuruluşlarının kapıları çalacağım tek tek.. Bana ihtiyaçları vardır kuşkusuz…
Ruhumu geri almak çok iyi geldi bana… Size de tavsiye ederim…

Sevgilerimle,
Elif KARAKIŞLA

Elif Karakışla
Elif Karakışla
Elif Karakışla, dendiği zaman akla ilk gelen kelimeler hangileridir, çok merak etmişimdir. Bana sorsanız arkamdan merhametli, çalışkan, başarılı denmesini isteyebilirim.Hayatımı da bu doğrultuda şekillendirmeye devam ediyorum.
YAZARA AİT TÜM YAZILAR
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.